• 1

    "Güzel bir kıyafet, iyi bir tavsiye mektubudur."

  • 2

    "Her zaman iyi giyimli ol, dinlenirken bile."

  • 3

    “Kadın gülümserse tüm kıyafeti gülümser.”

  • 4

    "Her zaman iyi giyimli ol, dinlenirken bile."

  • Giyim Dünyası

Copyright 2019 - Custom text here

Kadın Yazarlar

Emine Işınsu

Yazar Emine Işınsu, 17 Mayıs 1938’de Kars’ta doğmuştur. Babası emekli tümgeneral Aziz Vecihi Zorlutuna olup; Bulgaristan Türklerine mensuptur. Annesi; tanınmış sair ve yazarlarımızdan Halide Nusret Zorlutuna (1901-1984) ise, Erzurumlu Zorluoğulları ailesinden hürriyet mücahidi Avnullah Kazimî Bey’in kızıdır.

Anne ve babanın memur oluşları sebebiyle memleketin değişik yerlerinde bulunurlar. Bu yüzden, Urfa’da başlanan ilköğretim, Sarıkamış’ta devam eder ve Ankara’da Alpaslan ilkokulunda tamamlanır. Yine Ankara’da Cebeci Ortaokulu’na girerek oradan mezun olur. Liseyi, TED Ankara Koleji‘nde, 1957 yılında bitirir.

Daha ilkokulda iken başladığı yazı hayatını, kolej yıllarında da devam ettirir. Bir köpeğin ağzından hatıralar şeklinde kaleme aldığı Minko’nun Hatıraları, ilkokul çocuğu için bayağı bir roman sayılır.

Kolej öğrenciliği sırasında şiirler ve küçük hikâyeler yazar, ilk şiiri Türk Eğitim Derneği’nin çıkardığı, “Eğitim Dergisi” isimli yayın organında çıkar; diğer şiirler, hikâyeler onu takip eder. Dergiyi idare eden şahıs, onun, okuldaki kültür, edebiyat ve sosyal faaliyetlerdeki başarı ve yeteneğini anlayıp; derginin bütün yükünü. Özellikle öğrencilerin yazılarını seçme, dergiyi düzenleme ve yerleştirme işini genç sair ve yazar Emine Işınsu’ya bırakır. Burada yüklendiği 30rumluluk ve edindiği tecrübe, yazarın “Ayşe” dergisiyle başlayıp; “Töre” ile olgunlaşıp okullaşan dergicilik hayatının da zeminini oluşturur,

ilk şiiri “insanlar” ile Ankara koleji ve Türk Edebiyatının şairleri arasına giren Emine Işınsu, “iki Nokta”(1956) isimli şiir kitabını yayınladığında henüz 17 yaşındadır.

Yüksek öğrenim macerası ise oldukça hareketlidir, önce, babasının zorlamasıyla D.T.C.F. İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümüne kaydolur. Aslanda kendisi felsefe tahsili yapmak istemektedir.

Bu arada, “fullbright” bursu için girdiği imtihanı kazanır; Amerika’da bir kuruluşun açtığı “sosyal hizmetli; sosyal akademi uzmanı” (social worker) kurslarına katılmak üzere Amerika’ya gider. Dünyanın değişik ülkelerinden seçilmiş olan 54 kursiyerle sosyal hizmetler hakkında iki aylık bir kurs gördükten sonra; sosyal hizmetlilerin çalıştığı yerlere dağıtılırlar. Ona da bir çocuk kampı düşer. On bir çocuktan; onların giyimleri, sabah kalkmaları, resim yapmaları, orman gezilerinden sorumludur. Toplam altı ay süren bu kurstan sonra Türkiye’ye döner; tabii İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümündeki ilk yılı da böylece geçmiş olur. Zaten isteyerek girmediği bolümü bırakarak; o yıllarda yeni açılmış olan O.D.T.Ü’nin işletmecilik Bölümü’ne kaydolur. Bir arkadaşının teşviki, biraz da meydan okuması sonucu girdiği yeni bölümünü babasından gizler. Bir müddet sonra sadece annesine ve ağabeyin söyleyebilir. Babasından saklama düşünceleri içindeyken; ilk eşi mimar Erdoğan Okçu talip olur; babasının üniversiteyi devam ettirme şartıyla evlenirler. O.D.T.Ü’ni evlilikle birlikte yürütemeyeceğini anlayarak; D.T.C.F’nin Felsefe bölümüne kayıt yaptırır. Ancak, evliliğin sorumlulukları, ilk çocuk, ardından ikinci çocuk derken; başlangıçtan beri sevdiği arzu ettiği felsefe tahsilini de yarıda bırakır. Felsefe öğrenimi sırasında, fakültenin tiyatro kürsüsü derslerini de takip eder (1960). 1959 yılında kaydolup bıraktığı hukuk fakültesi macerasını da ilave edersek; üniversite hayatının ne kadar hareketli geçtiği anlaşılır.

Yazarın o yıllardaki düşüncelerinden birisi, üniversitede kalıp akademik çalışma yapmaktır. Tabiî bu gerçekleşmez ve yazmağa daha geniş zaman ayırma imkânına kavuşur. Bu hale o, hep şükreder. Yani, üniversite tahsili yarım kaldığı için fazla üzülmez.

Pek çok dalda kısa süreli de olsa öğrenim görmesi, onun sanatçı kişiliğini zenginleştirmiş, eserlerinde geniş bir dünyanın oluşmasına vesile olmuştur. Bütün bu olaylar yumağı içinde yazmayı bırakmaz. Bir gün radyodan işittiği bir duyuru; ona, ilk romanının kapılarını aralar. Turizm ve Tanıtma Bakanlığı, turistik roman müsabakası açmıştır. Birinci gelen eser; İngilizce’ye, Fransızca’ya çevrilecek; yazarına da büyük mükâfat verilecektir. Yazar, bu çağrının kendisi için yapıldığı duygusuyla oturur; “Minko’nun Hatıraları”nı saymazsak ilk romanı olan. Küçük Dünya’yı yazar. Eser, birincilik yerine, sanat armağanı kazandı diye duyurulur; bu arada bakan değiştiğinden, mükafat olarak para verilir; ancak basılmaz. Uzun zaman, bastırmak için uğraşır. Son Havadis Gazetesi’ne götürür, “bu roman tefrikaya gitmez” derler. Bir müddet sonra Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilir.

Yazar, ilk romanını bastırmanın zorluğunu. Küçük Dünya ile bizzat yasar. Nihayet, Yağmur Yayınevi tarafından basılır. Eserin basından geçen macera, daha sonra Kaf Dağının Ardında’da Mevsim’in ağzından anlatılacaktır.

Şiirle başlayan edebî faaliyetler, küçük hikâyelerle romanda karar kılmağa doğru yönelirken; “Kadın”, “Hisar” gibi dergilerde fıkra ve hikâyeler yazar. Artan şöhreti, edindiği tecrübeler, onu köşe yazarlığına sürükler. 1962-63 yıllarında Yeni İstanbul gazetesinin köse yazarıdır ve siyasî konularda yazdığı günlük fıkralar, “Dedikodu” adlı sütunda, “Mehlika” imzasıyla yayınlanır.

1963-65 yıllarında, “Sabah” gazetesinin irfan Atagün, Ömer Öztürkmen, Ergun Göze gibi belli siyasî çizgideki yazarlardan oluşan yazı kadrosu içindedir. 1,5-2 yıl kadar süren fıkra yazarlığı; gazetenin el değiştirmesi, biraz da siyasî sebeplerden dolayı sona erer.

Türk milliyetçisi olmaktan her zaman gurur duyan Emine Işınsu, Türkiye’yi ve Türk milletini ilgilendiren her konuda yazmayı sürdürür.

Yine T.R.T’nin bir duyurusunu işitir. Bu, radyofonik oyun yarışmasıdır; “Bir Yürek Satıldı” yı yazar ve birinci olur (1966). Yıllar sonra da o günkü T.R.T. Genel Müdürü Saban Karataş’ın isteği üzerine eseri, televizyona uyarlar. Oyun, filme alınarak; televizyonda oynatılır.

“Bir Yürek Satıldı “nın ardından, 1967′ de’ “Bir. Milyon iğne”, 1969’da “Ne Mutlu Türküm Diyene” adlı oyunlarını ve radyofonik skeçlerden oluşan “Adsız Kahramanlar”ı yazar.

1969’da tamamen belgelere dayanan; Batı Trakya’daki soydaşlarımızın yaşadığı esaret hayatını ve zulmü “Azap Toprakları” adlı romanında anlatır. Bu ikinci romanıyla Türk okuyucusunun dikkati. Dış Türklerle ilgili meselelere çevrilir.

Azap Toprakları’ndan kısa bir süre sonra eşinden ayrılır; ruhî bir sıkıntı içine düşer. O sıralar Türk Edebiyatı Vakfı, Malazgirt Zaferi’nin dokuz yüzüncü yıldönümü münasebetiyle bir yarışma düzenlemiştir. Ahmet Kabaklı Bey‘in teşvikiyle roman dalında yarışmaya katılmağa karar verir. Uzun bir hazırlıktan sonra Ak Topraklar’ı yazar. Eserde, Dede Korkut üslûbu ve şiirsel bir dil dikkati çeker.

Dergi ve gazete çıkarmakta bir hayli tecrübe sahibi olan yazar  annesi Halide Nusret Zorlutuna ile “Ayşe” isimli bir de kadın dergisi çıkarır. Türk fikir hayatında önemli rolü ve ağırlığı olan “Türk Yurdu” dergisinin kapanmasıyla meydana gelen boşluğu doldurmak ister ve “Ayşe”yi “Töre’ye çevirerek; 1969’dan 1981 yılına kadar kendi yönetiminde neşreder. Haziran 1981’de eşinin işi sebebiyle Suudi Arabistan’a giderken dergiyi Yaşar Eşmekaya’ya devreder. “Töre” dışında, Devlet, Hisar. Yeni Divan, Türk Edebiyatı gibi dergilerde, sanat, edebiyat, iç ve dış siyaset, Türk Milliyetçiliği fikir sistemi ile ilgili tenkit, deneme, mülakat, hikâye, makale, araştırma-inceleme yazılara yayınlanır. Milliyetçi gençler için “okul” durumunda olan “Devlet” dergisinde, gençlerin çok sevdiği “Emine Abla”larıdır.

1972 yılında İskender Öksüz Bey’le ikinci evliliğini yapar.

1973’te “Tutsak”ı yazar ve bir başka esir Türk vatanı olan Kerkük Türkleri’nin çilesine temas eder.

Sancı (1975) için geniş bilgi toplar. Roman’ın baş kişisi Dursun’un memleketi olan Zile’ye gidip; aile fertleriyle, okuldaki ve memleketteki arkadaşlarıyla görüşür; onu da yaşayarak yazar; isim olarak kendisini de katarak; 1970-71 yıllarında, anarşiye, ölümlere varan ideolojik çekişmeleri, önemli mevkilere ulaşmış Türk aydınlarının olaylar karşısındaki çıkarcı tavırlarını sergiler.

Dış Türkler meselesini işleyen üçüncü romanı “Çiçekler Büyür”Ie (1979) edebiyat tenkitçilerinin dikkatini daha fazla çeker. Çoğu Övücü, önemli sayıda tenkit yazısı, eserin uyandırdığı etkiyi ortaya koyar mahiyettedir.

Sendika romanı yazma düşüncesinden doğan “Canbaz”ı işe, 1982’de yayınlar. “Canbaz” da, yine üzerinde çok konuşulan romanlarındandır.

Daha ”Canbaz” basılmadan, 6 Haziran 1981’de eşi Prof.Dr. İskender öksüz Bey’in Tahran’daki Petrol ve Maden üniversitesi (U.P.M)’de görev alması sebebiyle Suudi: Arabistan’a giderler; 17 Haziran 1987’de de Türkiye’ye geri dönerler. Orada geçen yıllar gerek iklimi, gerekse üniversitedeki muhit bakımından yazarı olumsuz etkiler.

Kaf Dağının Ardında’yı (1985) iste, bu şartlarda, Arabistan’da yazar. İçinde bulunduğu ruh halini ise şöyle ifade eder:

“Ben orada çok kurumuştum, huzursuzdum, mutsuzdum, “air condition” altında yaşıyorduk, hava çok sık değişiyordu, bu benim migrenimi çok etkiliyordu. Halsizdim, bir de “Atlıkarınca”daki cemiyet içindeydim. Bu hal kurulaştırdı beni. O romanı Türkiye’de yazsaydım, cok daha farklı olurdu.”

1990’da yayınlanan “Atlıkarınca”, aslında T.R.T. adına yazılın bir senaryodur, T.R.T. senaryoyu filme alır, yazara parasını da öder, ancak oynatılmaz. Bu durumdan rahatsızlık duyan Emine Işınsu, biraz da kızgınlıkla senaryoyu romanlaştırır.

Daha sonra dergilerde de yayınlanmış olan hikâyelerini “Bir Gece Yıldızlarla” (1991) adlı eserinde toplar.

Yakın arkadaşı Prof. Dr. Umay Günay’ın teşvikiyle. Millî Mücadele heyecanını yansıtmak ister ve “Cumhuriyet Türküsü”nü (1993) kaleme alır.

1995’te ise; bazı kavramları, ayetlerin ışığında ve “dost”un sözleriyle “Dost Diye Diye”de anlatır.

Biri kız (Elif), ikisi erkek (Yağmur, Murathan) üç çocuk annesi olan yazar, halen Ankara’da yaşamakta ve yazma çalışmalarına devam etmektedir.

ŞAHSIYETÎ, SANATI, FİKİRLERİ

Olgunluk çağının tavır ve görüntüsü içinde tanıdığımız Emine Işınsu’nun, çocukluk ve ilk gençlik yılları, anne-baba-ağabey baskısı içinde geçer. Anne ve babasının memur oluşu sebebiyle küçük yaslarda Urfa, Sarıkamış gibi Anadolu şehirlerini tanıma, gezme imkânı bulur. Sonraları bu iki şehir de ilk romanında (Küçük Dünya) yer alacaktır.

Çok küçük yasta sair ve yazar anne sayesinde şiirle tanışır. Kendi annesinden de şiirler dinleyerek yetişen Halide Nusret Hanım, çocuklarına da aynı havayı teneffüs ettirmek ister. Yazar kendisiyle yapılan bir mülakatta buna söyle değinir .

“Herkesin annesi garkı söylerdi. Benim kafamda çocukluğumdan kalma bir müzik yok, yalnızca yüksek sesle şiir okuyan bir hanım hatırlarım. Bu hanım. Fuzulî, Şeyh Galip ve Mehmet Akif’i çok sever ve şiirlerini çok okurdu.”
O yaşlarda aruzu öğrenir annesinden. Ailece kapı çalışları bile aruzladır; kullandıkları vezinse, “müstef’ilâtün”dür.

Son derece romantik olan anne, gelenekler konusunda oldukça katıdır. Oğlunu gayet serbest bırakırken kızı Emine Işınsu’ya tam bir disiplin uygular. Küçük kız bu durumdan rahatsızdır, katı kuralların gerisinde geniş, muhayyel bir âlem kurmağa başlar. Bu hususu sonraları su sözlerle dile getirmiştir.
“Bir küçük kız hatırlıyorum sekiz-dokuz yaşlarında, hayatında İlk defa bir kukla gösterisi seyretmiş, eve dönünce hemen bez bebekler dikip, bir sahne kurmuş, başlamış kendi oyunlarına… bu oyunları mühimsemiyorum.  Herhangi bir çocuk muhayyilesinin uydurabileceği şeyler. Küçük kızın merakı mühim. O, kuklalarını maddede küçük, manada büyük insancıklar olarak görüyor. Onlara bir sahne arkası hayatı yaşatıyor.
O küçük, bir de sabah akşam, kuklalarına can versin diye Allah’a dua etmekte. Onlar canlansınlar ki, kuklacı onların yaşayışlarını gözleyebilsin; bir manada beraber yaşasınlar, bir manada onlara hakim olabilsin, kaderlerini çizsin!.. Bu arada duasının gücünden onca emin ki, ne zaman canlanacaklar diye kuklalarını gözlerken, bazen de kırlarda dolaşıp, çiçeklerin otların arasında, taşların altında bilhassa, “minik insan” avına çıkıyor!..”

[Yağmur Tunalı, “Emine Işınsu ile Mektup-Mulakat”, Töre,Sayı:139, Aralık 1982, s.49.]

Zengin hayallerle örülen bu küçük dünya, romanlarda Nur ve Mevsim olarak kendisini gösterecek; muzdarip ve romantik bir kişilik olarak ortaya çıkacaktır.

İlk gençlik yılları ve sinema tutkusu… yanında ağabeyi olduğu halde ayda bir defa sinemaya gitme hakkı vardır. Hareketleri kısıtlıdır, baba ve ağabey korkusu ile sürekli tehdit edilir. Okuyacağı kitaplarda bile ağabeyinin baskısı vardır; falanca kitaplar ahlâksızdır, okunmayacak, gibi.

“Çok sıktılar beni, annem devamlı bir korku içindeydi, kız çocuğu olduğumdan. Gözüm dışarıya kaymasın diye. O korkuyu yaşadı, yaşıyordu, tabiî bana da yaşattı.”

Anne-baba-ağabey üçgeninde şekillenen müdahaleler, üniversite öğreniminde de kendini gösterir; hiç istemediği halde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydolur. Bu defaki zorlama babasından kaynaklanır. (Küçük Dünya’nın Nur’u da annesinin isteği üzerine Kimya okur.) Dışarıdan yapılan müdahaleler, dışa dönük duyguları sanırlar ve romantik mizacın zenginliğini oluşturan dünyanın kapılarını aralar. İlk kıvılcımlar, “İki Nokta”yı meydana getiren şiirlerle açığa çıkar

O, artık şairdir; yaşı ise, henüz on yedidir, Haldun Taner gibi devrin tanınmış edebiyatçılarının övgüsüne mazhar olur şiir yazmağa teşvik edilir.

Yarım bırakılan İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrenimi, İşletme, felsefe. Hukukla devam eder; ancak sonuca ulaşmaz. Bu arada ilk evlilik, iki çocuk ve boşanma,.. Romantik ama hareketli mizacı zorlayan, pişiren bir sürü psikolojik sıkıntı; bütün bunlara rağmen inançlarıyla ayakta kalmayı başarabilen bir anne. Bu bakımdan Tutsak’ta Ceren’in yasadıkları, yazarın kendi hayatından derin izler taşır.

Emine IŞINSU’nun şahsiyetinin çizgilerini biraz daha netleştirmek için, onu çok iyi tanıyan yazarlarımızdan Yağmur Tunalı’yı dinlemekte fayda vardır:

“IŞINSU, aritmetik münasebetlerin insanı değildir; hesaplı kitaplı olmaya tenezzül etmez. Şüpheciliği sonradan başlar, önce sevmeye veya beğenmeye hazırdır. Muhatabını iyi tahlil eder. Psikolojiye olan derin alâkası ve romancı olarak tahlilciligi ona insan tanımada büyük imkânlar bahşeder. Ancak, sunu söylemeliyim ki, muhatabı onun için tecrübî psikolojinin kobayı (süjet) olmaktan uzak, kâinâtın özü (zübde-i âlem), mahlûkatın en şereflisi ve saygıya layık olan insandır. Kimseye tepeden bakmaz, aksine muhatabı karsısında fazlaca alçak gönüllü ve biraz da mahcuptur.

Fikirlerinin temelini insan sevgisi, Allah’a olan bağlıIığı ve milletine olan derin sevgisi oluşturur. Bunlara estetik mükemmeliyeti de ilave edersek; onun, sanattaki hedefini de ifade etmiş oluruz. Sanatı ile fikirlerini mezcetmiş biri olarak; sanatsız fikir, fikirsiz sanat olamayacağı görüşündedir.

Yaradılışından merhametli olduğunu, eserlerinde yer alan kahramanlarında görmek mümkündür.

Fikiriyatına ters gelen karakterleri bile onun merhamet sınırları içindedir.

“Elhamdülillah Türk  Milliyetçisiyim. Dün de Türk milliyetçisiydim, bugün de” diyen bir yazar olduğu halde, komünist militan Ali Çubuk’a bile kahramanı Sevgi Selen vasıtasıyla dua eder.

Bazı eserlerinde kendisi de yapmakla beraber, sanata politika ve ideoloji karıştırılması taraftarı değildir. Bu hataya özellikle Tutsak’ta istemeye istemeye düştüğünü itiraf eder. O yıllarda “sol” ideolojiye mensup sanatkarların, eserlerinde açıktan propaganda yolunu seçtikleri, onlara nisbet olsun diye aynı yola başvurduğunu; bununsa, büyük bir yanlış olduğunu, bu yüzden “Tutsak”ın basımına daha sonradan karşı çıktığını söylemekten çekinmez.

Türk milletinin âşığıdır. Misak-ı Millî sınırlarında olan veya olmayan bütün Türklere muhabbet besler; ancak, Balkan Türkleri’ne karşı bu hislerin biraz daha yoğun olduğu da dikkati çeker. Onlara olan yakın alâkasını, Azap Toprakları (Batı Trakya Türkleri), Çiçekler Büyür (Bulgaristan Türkleri) adlı iki eserde, çektikleri çileye ortak olmak suretiyle gösterir. Yaşadıkları zulmü, her işkenceyi ruhunun derinliklelerinde hisseder. Çünkü Emine IŞINSU yazarken yaşar, kahramanlarıyla birlikte depresyona girdigi olur; alnındaki kırışıklıkların sayısı her yeni eserle çoğalır. Migreni dayanılmaz bir hal alır; nobrium, librium vb. gibi ilaçlar kullanmak zorunda kalır.

Onun için yazmak; aynı zamanda büyük bir hazırlık işidir. Konuyla ilgili belgeler, görenler, tanıyanlar, geniş araştırmalar, ruhî hazırlıktan sonra adeta bu dünyadan kaçar; romanıyla yasamağa baslar. Aşağı yukarı bir yıl süren hazırlık devresidir bu. Bilgi kırıntılarını yazarken kahramanları doğmağa, hatta isimleriyle gelmeğe başlarlar; sabahlara kadar devam eden ve romanın dünyasında geçen uzun yazma safhasından sonra eser ortaya çıkar. Müsveddeler, defalarca okunan diyaloglar ve eserin bitmesinden sonraki derin bosluk…

Emine IŞINSU, inanan bir sanatkârdır.

İslam inancının izlerini hemen her eserinde görmek mümkündür. Varlığının, yaşantısının, romanda karar kılışının, ilhamlarının kaynağını inançlarında bulur. Ona göre her insanın dünyada görevi vardır; kendisininse, roman yazmaktır. Çalışırken Allah tarafından bir yardımın, ilhamlar halinde, kendisine ulaştığına inanır. Basından gecen sıkıntıları değerlendirişinde de aynı bakış tarzının etkisi gözlenir; yani, hepsi İlahî imtihanın parçasıdır. Küçük Dünya’da Nur, “kaderini zorlamaz’., kocası Ferit’i, olduğu gibi kabul etmeye çalışır. Kaf Dağının Ardında’da Mevsim, arayışlar içinde olup; kahramanı Mehmet’i çini sanatını öğrenmek üzere Kütahya’ya gönderir. Mehmet, oradaki atölyelerde hem çini sanatını öğrenecek; hem de içinde bulunulan uhrevî atmosferi hissedecektir. Bu hal, tasavvufun ka-pılarının aralanması demektir. Yazarın, tasavvufa olan ilgisi, şeyhine bağlılığının etkisini de özellikle Kaf Dağının Ardında’dan sonra artarak görmeye başlarız. “Dost” tabir ettiği şeyhinden aldığı feyzi, eserlerine de yansıtır. Dost Diye Diye, bunun açık bir tezahürüdür.

Emine Işınsu için, roman yazmak yaşama sebebidir.

O, edebiyatın hemen her türünü dener. Şiirle yola çıkar; yazdıklarında şiir bulmaz; hikâyeler, tiyatro oyunları yazar, romanda karar kılar. Eserlerinin mihverini insan, topyekûn Türk milleti teşkil eder. Mizacıyla iç içe girmiş sanatının ana çizgileri, kendi ifadelerinde de açıkça ortadadır;

“Bence, eserlerinin, iskeleti ,”insan”dır. Esaret ve hüzün evet, kendi mizacımdan kaynaklanan iki hal. Maddî-manevî esaretin hiç bir türlüsüne katlanamıyorum. Cümle mahlukatın eşrefi olan “insan”a yakışagelmemeli, esir olmak veya esirlere sahip olmak! fakat, ne acıdır ki, çoğu kere, kişi bizzat kendisi, manevi esaretinin yapıcısı oluyor.. Her türlü düşünceye, fikre açık, fakat tümünü kendi sağlam, sağlıklı mantığından, duygularından geçirerek, öz hükmünü veremeyenler de bir manada esirdir bence. Bence, hoşgörüsü olmayanlar da esirdir…”

İnsana yaklaşımını hoşgörü temellerine oturtan yazar, aksinin, inandıklarına ters düşeceğini belirterek; herkesin doğruyu seçme ihtimalini taşıdığını, hidâyetin Allah tarafından insanlara bir lütuf olarak verildiğinin teslimiyeti içindedir .

Şahsiyetinin ve sanatının mihverini teşkil eden bir başka husus ise, güzelliktir. Güzel olan herşeyi sever. Musikîden resme, şiirden romana bu ölçüyü diri tutmaya gayret eder. Evinde gördüğümüz resimler, eşyalar; Uzakdoğu’dan Batı’ya güzellik tutkusunun tabii bir sonucu olarak yerlerini almışlardır.

Onun, şahsiyeti, sanatı ve fikirleri konusundaki tesbitlerimize, her ziyâretimizde gösterdiği misafirperverliği, sıcaklığı ve samimiyeti de ilâve etmek gerekir.

Kaynak:https://ismailhakkialtuntas.com/

Romanlar

• Küçük Dünya (1966)

• Azap Toprakları (1970)

• Ak Topraklar (1971)

• Tutsak (1973)

• Sancı (1974)

• Çiçekler Büyür (1978)

• Canbaz (1982)

• Kaf Dağı’nın Ardında (1988)

• Alpaslan (1990)

• Atlı Karınca (1990)

• Un coeur aux encheres (1991)

• Cumhuriyet Türküsü (1993)

• Nisan Yağmuru (1997)

• Havva (1999)

• Bir Ben Vardır Bende Benden İçeri (2002)

• Bukağı (2004)

• Hacı Bayram (2005)

• Hacı Bektaş Veli (2008)

• Bir Aile (2013)

Emine Işınsu’nun tiyatro eserlerinin tiyatro edebiyatımız açısından önemli olduğunu söyleyebiliriz. Dört tiyatro var. Bunlar:

1. Bir Yürek Satıldı,

2. Bir Milyon İğne,

3. Ne Mutlu Türküm Diyene,

4. Adsız Kahramanlar.

Ödüller

• ‘’’Küçük Dünya’’’ ile T. C. Turizm Bakanlığı Sanat Armağanı

• ‘’’Ak Topraklar’’’ ile Türk Edebiyatı Vakfı Roman Ödülü

• ‘’’Bir Yürek Satıldı” oyunu ile Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Radyofonik Oyun Yarışması’nda dram dalı birinciliği.

• ‘’’Sancı’’’ ile Türkiye Millî Kültür Vakfı Roman Ödülü

• ‘’’Canbaz’’’ ile Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülü

• Türk Ocakları Hamdullah Suphi Tanrıöver Armağanı

• Karaman Türk Dili Ödülleri, “Türkçeyi Doğru ve Güzel Kullanan Yazar Ödülü”

f t m